bekman.tv


ÖNCE İNSAN OLALIM

Tarih: 15-06-2020 07:34

 

ÖNCE İNSAN OLALIM   
MARKA OLSAK NE OLUR OLMASAK NE OLUR 
 
Yıllardır duyarız şu marka mı bu marka mı daha iyi diye.
 
Hayatın içine girmiş ne varsa markalaşmışsa gözdemiz olan Marka Kavramı, gerçekte nereden türemiş bakalım. 
 
TÜRK DİL KURUMU AÇIKLAMASINDA MARKA
 
1. İsim Resim veya harfle yapılan işaret.
2. İsim Bilet, para yerine kullanılan metal veya başka şeyden parça.
3. İsim Bir ticari malı, herhangi bir nesneyi tanıtmaya, benzerinden ayırmaya yarayan özel ad veya işaret.
4. İsim, mecaz. Tanınmış ürün, saygın kişi vb.
 
Psikososyal gelişimde gözleyerek öğrenmenin bilişsel boyutu; insana dolaylı öğretmeyi öğretir.  Dolayısıyla da iletişimin gücü neden-sonuç ilişkisiyle karşımıza geçip kurulur.  
Yiyecek reklamından, üst baş ve her türlü ev içi araç gereçlerde kim daha çok reklamlarda yer alıyorsa o ürün her neyse; marka etiketi yapışıyor çok görünen o ürüne.  Ya insana? 
 
MARKALAŞMIŞ İNSAN
 
Gelgelelim insanın markası kolay kolay olamıyor. Herkeste bir marka olma isteği mi var bilemedim ama dolaylı öğrenmeyle öğrendim markalaşmaya çalışanları gözlemleyip gördüm.
 
Her gün ortalıkta gezinen, sosyal paylaşımlarda başrolü üstlenenler MARKA olma merakında mı her ne hikmettense fenomen olma gayretinde. Ha gayret diyorum ama alt yapıya bakıyorum, yok bişe.. Geçici ün şan elde var popülerlik ve popüler kültür.
 
Velhasıl kelam Edebiyatta MARKA, İş Piyasasında Marka, Futbol da Marka, hayatın her alanında illa ki Marka mı olacak(!) olursa ne olacak?
 
Hiçbir entelektüel birikimi olmayan birine kültürlü biri diyemeyeceğimiz gibi birilerine örnek olmayan birine de “MARKA” diyemeyiz.  Marka dediğimiz nesne ya da kişi veya ünlü kişi kime göre marka onu da göz ardı edemeyiz değil mi ama? Kaldı ki markalaşmış kişi,  insana hizmet etmiş, topluma mal olmuş, geleceği öngörüsüyle görmüş kişilerdir kanımca. 
 
ÖNCE İNSAN OLALIM
 
Dünyanın gidişatına ayak uydururken insan, düşünmeden geçemez insanı ve insani yaşamı. İnsan özgü vicdan olgusunun görünmeyeniyle ama içimizdeki bizi resmeden o duyguyla karşılaşırken değil, o  yüce duyguyu insan olma özelliğimizden ayırmadan hep var ama bazılarında var mı yok mu ayırt edemedim şahsen.
 
Düşküne, güçsüze burun kıvırmadan, onun yerine kendimizi koyarsak “işte vicdan” demez mi insan? Hastanın acısında bana diyen biri kötü insan değil de nedir? Kötülerle uğraşmadan kötülükleriyle baş başa bırakalım onları iyisi mi?  Kim bilir  o kötü bellediğimiz de gün gelir nadim olur, belki insanlaşır, kim bilir?  Ama  kötülüğe kötülükle cevap vermesek daha evla olmaz mı? Gerçi  “yaşasın kötülük” diyen ti-niyetli kimseler de var bu yeryüzünde. İşte onları hayatımızdan çıkaralım ki,  kötülük virüs gibi bulaşıp kalbimizi iyiliğe kapatmasın…
 
ESKİYİ ÖZLERKEN  BANA NE YENİDEN
 
Post-modern bir anlayış dünyayı sarmalmış bir akımdı bir zamanlar. Bir anlamda da eskiyle yeniyi bir arada barındırmaktı post-modern akım. Ortaçağın sonu için yeni bir başlangıçtı ama bu çağda post-modern bir anlayış,  su kaldırmayan pilav gibi lapa oluyor.
Eskiden biz mutlu muyduk diye başlayalım:
Mutluyduk ya…
 
Çantamızın dibinde duran ya da cebimizde pabuç kadar olan telefonlarımız yoktu ama randevulaşmalarımız vardı. Kafeteryalar da vardı ama kapı önü oturmaları, balkondan balkona konuşmalar ve yazın sıcağı akşam serinine deniz kenarı ya da yeşil çay bahçeleriydi gidilen yerlerimiz… İnsanlar birbirlerini evlerinde ziyaret eder, buluşma adresleri belliydi. Şimdilerde telefondan konum atmalar falan ve dışarıda ağırlamalar var sosyal hayatımızda.
Mektup vardı yâre yazılan, duygularımızı aktaran…
 
Ezgiler vardı ay ışığında dinlenen… Yardımlaşma vardı, istendik davranışların insani yanında. Adam olmamış adamlar yoktu. Kadınlar öldürülmüyor, insanlar birbirinden kaçmıyordu. Liselerde mantık felsefe cebir geometri okuyor, hayata hazırlanıyordu bizim kuşak.   
 
Lise mezunu olmak büyük bir tahsildi ve öyleymiş de. Zira o liselerde alınan temel eğitimle sosyal öğrenmenin yanı sıra Ortaçağ kültürü hatta Aristoteles’in varlığından haberdardı  felsefe dersi alan  gençler.
 
Gençler otobüste trende büyüklerine yer verir, evine fileyle giden orta yaşlıların ellerinden fileyi alıp evlerine kadar taşırlardı. Kabahat yaptık mı kabullenir, özür diler ve annenin attığı terliğe ‘gık’ çıkarmayan gençlerdik. 
Yazın yazlık sinemalara gider, çiğdem çitler gazoz içerdik mutlu mesut olurduk.  Kışın sinema keyfimizde patlamış mısır eşliğinde sinema kültürümüz de gelişiyordu.
 
Ya şimdi? Yazlık sinema ara ki bulasın.  Araba mezarlığı gibi dizi dizi arabalardan izlenen film tat mı verir sinema zevkine. O ambiyans o konsantre oluyor mu şimdi? Velhasıl kelam biz eskiden çok mutluyduk… Hastalıklar kol gezmiyor, doğal besleniyor, aza kanaat ediyor, insan olmanı erdemiyle yaşıyor, yaşadığımız güzel günlerin farkındalığında bize anı kalan o günlerden bugüne baktığımızda insanlığın farkındalıklarının meta üzerine olduğu kanısıyla yaşayıp gidiyoruz. “Marka” dedim ya(!) marka bizim için çaycı amcanın içilen  bir nevi haftalık veresiye çay parası demekti.
 
Veresiye defteri gibi… Veresiye defterimiz yok ama banka kredi kartlarımız var. Ödedin ödedin, ödemezsen vay haline. Bizim İhsan Bakkal olaydı, dayanaydı bu günlerde; veresiye defterinde faiz falan olmayacaktı. İşte bu yaşanmışlıklar MARKA…
 
Aksi gösteriş, şah şaha… 

YAZARIN DİĞER YAZILARI


Masa Üstü Sürüme Geç

View My Stats